top of page

SÖYLEŞİ: "Kederin de var hatıraları" - Figen Alkaç




Behçet Çelik 2019 yılında çıkan Belleğin Girdapları’ndan beş yıl sonra dördüncü romanı Turuncunun Kıvamı’nı yayımladı. Şehrin merkezine daha fazla dayanamadığı için aynı şehrin yoksul ve ücra bir yerine göçen orta yaşlı kahramanın hayata yazıyla yeniden tutunma çabasını anlattığı Belleğin Girdapları’nda renk sarı ve kahverengiydi, yani biraz kış, biraz vazgeçmişlik; bu romanın rengi durağanlığın değil, hareketin ve zorunluluk ve zorluklara ısrarlı direncin simgesi turuncu…

İletişim Yayınları’ndan geçenlerde çıkan Turuncunun Kıvamı’nda bu defa şehirde yaşayan bir kadının dirençli bilincinin izinde ilerliyoruz. “Kederin de var hatıraları” cümlesi de anlatının direnci kanımca.

Romanda unutmanın yarattığı boşlukların şimdide yeniden doldurulduğu bir bellek hâkim. Turuncunun Kıvamı kelimeleri zamana hizalayan bir dilin mekânında, düzensiz soluklar alarak ama hızını hiç kesmeden süren bir anlatı. Anlatının da bir karakter olarak varlığı, perspektifi genişleten bir olanağa sahip. Yeni bir yazma, düşünme pratiği de sunan Turuncunun Kıvamı “fiilleri yalnızlaştıran” bir metin. Romana, dile, değişen zaman ve anlayışlara, anlatının sinir uçlarına da temas ediyor. Behçet’le son romanı Turuncunun Kıvamı’nı konuştuk.

 

Behçet, öncelikle hem anlatıyı hem kahramanı cesur bulduğumu söylemeliyim. Sözünü sakınmayan bir anlatı bu. Şikâyetlenen değil, gösteren olmayı seçen bir anlatı. Sadece anlatı nezdinde değil, karakterin kendi yolculuğunda da aynı cesareti, açıklığı gördüm. Duygularıyla ifşa olmaktan korkmayan bir karakter Arzu.  Anlatıcı ses “Bilmeyene, bu zamana dek anlamamış olana söz söylemenin beyhudeliğini çoktan öğrendi” dese de, romanın karakteri Arzu vazgeçmiyor, aklından geçenleri pat pat söylüyor. Turuncu’yu, kıvamını ve yazılma süreçlerini, çağrışanlarını konuşalım mı?

Sorunda vurguladığın “şikâyetlenmeyen” nitelendirmesi romanın başkahramanının, Arzu’nun temel özelliklerinden. Daha doğrusu, yıllar içinde vardığı yer bu; uğradığı mağduriyetlerle puan toplayanlardan olmak istememiş; çocukluğundan itibaren onları gördüğünde en hafif deyimle içi sıkılmış, bunalmış. Beri yandan, bu noktaya gelirken nice çatışmalar yaşamış – başkalarıyla ve kendisiyle. Vardığı noktada, hayatında bir şeylerin az çok yerine oturduğunu düşünüyor. “Kıvam” metaforunun romanı okuyanların kendilerince değerlendirmesini isterim, ama şimdi senin sorunu cevaplarken şu geldi aklıma. Böyle bir anlamı da olabilir sanki. Arzu’nun hayatında belli bir kıvam, içinden geçtiği çatışmaların ertesinde tutmuş; ne var ki bambaşka bir kıvamı da hiç çaba göstermeden, çatışmadan deneyimlemiş. Arayışında olduğu bu kıvam. Karakter ve geçmişinde bu bambaşka “kıvam”ları deneyimlemiş olması aşağı yukarı birlikte belirdi kafamda; böyle birinin hikâyesi hangi uğraklardan geçer, nerelere varır sorusunun peşinden giderek yazdım.

“Hikâyenin hep evden ayrılmakla başladığını okumuştu bir yerde, gerçi esas hikâyenin eve dönüş hakkında olduğunu söyleyen de vardı” diyor anlatıcı ses. Kendilerine sadece ayakta kalmayı reva gören ve birlikte oldukları halde birbirlerinden azalan, ayrı giden anne babanın kızı Arzu. “Sadece ayakta kalmaya adanmış bir hayattan çiçek bahçesi yaratılamıyor” mu? Bunlar üzerinden aile, ilişkiler, evler ne zaman ev olur diye düşünelim mi biraz?

Sadece ayakta kalmak, Arzu’nun anne-babasının kendilerine reva gördükleri değil, onlara reva görülen bir şey. Çok geniş kesimlere ancak bu kadarının reva görüldüğü bir düzende yaşıyoruz. Hayatın amacı, hayatı sürdürebilmeye, asgari koşullara, aç kalmamaya, barınmaya, ertesi güne kazasız belasız varabilmeye indirgenmiş durumda. Daha beteri, birçokları için bunların ellerinden her an alınabileceği kaygısı, korkusu da sürekli mevcut. Arzu bu kaygının, bu korkunun alttan alta diri kaldığı bir ailede büyümüş – ya da yılların ardından böyle değerlendiriyor çocukluğunun geçtiği ortamı, evi, aileyi. Bu kadar dar bir alana, amaca sıkıştırılmış hayatlarda ilişkilerin huzurlu olması, ilişkilerde tarafların birbirlerini geliştirmesi, evlerin yuva hissi vermesi ne kadar beklenebilir? Arzu bu hayatın hem onlara dayatıldığını hem de anne-babasının bunu içselleştirdiğini sezdiği için kendi hayatını farklı bir çatı altında kuruyor. Bu çatının altında sadece ayakta kalmak yok; haz, sevinç, sarsıntı, hareket, coşku, hüsran... var. Hiç değilse şu: Reva görülen kapana sıkışmaya razı değil.

“HİKÂYELERİMİZDİR BİZİ BİZ YAPAN. BERİ YANDAN HİKÂYELERİMİZDE YAPAYALNIZ DEĞİLİZ; BU NEDENLE BİZİ BİZ YAPANLARA BAŞKALARI DA, KARŞILAŞMALARIMIZ GİBİ AYRILIKLARIMIZ DA DAHİLDİR.” 

“Hepsinden önce kelimelerin bir araya gelmesindeki ince nüansı görebilmesi için Arzu’nun başından geçen bir şeyleri bilmesi gerekiyordur” (s. 156) cümlesinde durdum uzun bir süre. Böyle mi gerçekten?

Yaptığın alıntının az öncesinde Arzu kendi kendine eğlendiği bir oyunu anlatıyor. Birtakım şiirlerden dizeleri bölüp parçalayarak art arda sıralıyor ya da seslerine, akışlarına özeniyor. Bu şekilde kurduğu cümleleri başkalarına aktaracak olsa, kimsenin hakkını verecek şekilde anlamayacağını düşünüyor. Öncelikle şiirlerin özgün halini bilmeleri gerekiyor; daha da önemlisi Arzu’nun başından geçenleri... Şiirler –hatta edebiyat yapıtlarının çoğu için geçerli olduğunu düşünebiliriz– kitaplardaki halleriyle birebir girmez dünyamıza; biz onları kendi hayatlarımızdan geçirerek alırız, bir anlamda kendi deneyimlerimizden süzeriz. İki kişinin aynı şiirden büyük tat almaları çok güzel, müthiş bir ortaklıktır ama tam bir uyuşma söz konusu değildir. Birbirlerine anlatmaya ne kadar da çalışsalar o şiirin kendilerini nasıl ve nereden vurduğunu anlatamazlar – ne güzel ki, bunu yapmaktan yine de vazgeçmeyiz; bu karşılaşma bize her seferinde o tam tamına uyuşmanın mümkün olabileceği umudunu verir. Arzu’nun vurguladığı gibi pes etmeyiz; yanlış ya da farklı anlaşılmayı göze alır, kelimelerin aramızda gidip gelmesini iletişim zannederiz.

“Başkasını yansıtmamak, yansımamak başkasında, su ayrı, bordo ayrı, turuncu apayrı” (s.18-19)” Bu alıntıdan hareketle, kendi kimdir desem ne dersin? Varlığın inşasında ilişkiselliğin, deneyimin ve elbet dünya tecrübesinin etkisi kaçınılmaz. Varlığı örgütleyen imkân ve karşılaşmalar, bunların etkileri Arzu’nun içsel yolculuğunda da önemli bir yere sahip. Bu konuda ne dersin? (Sadece karakter özelinde cevaplamazsan sevinirim.)

Önce Arzu özelinde cevaplamaya çalışacağım izninle. İnsanların (hatta varlıkların) kaçınılmaz olarak çok yakın olduklarını, bu nedenle de başkasını yansıtmamanın, başkasında yansımamanın mümkün olmadığını düşünüyor. Yepyeni bir buluş değil kuşkusuz bu, ancak bunun farkına vardığı gün Arzu’nun hayatındaki müstesna zamanlardan biri. Önceki sorularından birini cevaplarken altını çizdiğim o bambaşka kıvamı duyumsadığı anlardan biri.

Adını çok sevdiğim bir kitap var – içeriğini de çok severim, çok şey öğrendiğim bir kitaptır: Bizi Biz Yapan Hikâyeler. Başlıktaki vurguya ben de tamamen katılıyorum. Hikâyelerimizdir bizi biz yapan. Beri yandan hikâyelerimizde yapayalnız değiliz; bu nedenle bizi biz yapanlara başkaları da, karşılaşmalarımız gibi ayrılıklarımız da dahildir. Elbette bu başkalarına dünya da dahil vurguladığın üzere. Gelgelelim çok özel anlarda dünyayı daha bir farklı duyumsarız; belki bu anlarda dünyayla karşılaşmadığımızın farkına varıyoruzdur. İnsan kendisiyle karşılaşır mı? Kelimelere dökülebilecek, kavramsallaştırılabilecek deneyim değildir bu, ama hikâyesi anlatılabilir. Ne ki, hikâyesini anlatırken zihnin devreye girip duyumdan rol çalması, yakıştırmalar yapması, kelimeler boca etmesi de kaçınılmaz galiba. Tekrar Arzu’ya ve romana dönersem, Arzu’nun anlatmaya çalıştığım hikâyesi de bundan yalıtık değil. Arzu hikâyeleştirmenin sunduğu imkânın farkında; ama handikabın da... Hikâyelerini kurcalamayı, deşmeyi seviyor. Elinin altındaki alet edevat olarak görüyor; bazen de iskambil destesine benzetiyor, karıyor, karıştırıyor, sıralarını değiştiriyor – bazen de yeni bir kart çekiyor.

“Şimdilerde şamata, tantana, kimse kimseyi duymasa ne olur! Buna şaşıyorum işte. ‘Aman,’ diyorum sonra, ‘zamanla neler değişmiyor?’” diyor anlatıcı ses. (s. 5) Değişim sadece zamanla ilgili olmasa gerek, ne dersin?

Hiç kuşkusuz birçok etken söz konusudur değişimde ama bu etkenler çoğu kez etkilerini zamanla gösterir. Zamanın aslında bir kusuru da yok, geçmek dışında. Öbür etkenlerin devreye girmesi, olgunlaşması, birbirini etkilemesi, bir şeyleri ateşlemesi ya da söndürmesi her seferinde tek bir anda olmuyor, bir süreç içerisinde meydana geliyor. Dönüp de nelerin nasıl değiştiğine bakma ihtiyacı duyduğumuzda “zaman” diyoruz, “zaman geçti”; oysa önemli olan zaman geçerken nelerin yaşandığı, nelerin olup bittiği. “Zamanla neler değişmiyor?” diyen, nelerin değiştiğini ya da aynı kaldığını vurgulamıyordur aslında; değişimin kaçınılmazlığının altını çiziyordur. Aynı kalmasını beklemenin hata olduğunun idrakine varmıştır.

“EDEBİYAT BİZE ÖMRÜMÜZÜN TEK BİR ZAMANLA GEÇMEK ZORUNDA OLMADIĞINI HATIRLATIYOR, BAŞKA ZAMANLAR SUNUYOR. OKUDUĞUM HER ROMAN, HER ÖYKÜ, HER ŞİİRLE KENDİ ZAMANIMIN DIŞINDA BAŞKA BİR ZAMANIN AKIŞINDA DA DUYUYORUM KENDİMİ. GALİBA YAZARKEN DE...”

Her şeyin çok fazla ışık altında olduğunu düşündüğü için gölgelere düşkün bir karakter Arzu. Arayan, merak eden, kendine yolculuğu her dem sürdüren bir kadın. Kültürün, sistemin, ideolojinin mikro temsilcisi değil o. Kendini varlığa iliştiriyor diyebilir miyiz Arzu için? Arzu nasıl biri?

Önceki sorularına verdiğim cevaplardan Arzu’nun nasıl biri olduğuna ilişkin bir siluet çıktığını zannediyorum. Senin tespitin ilginç ama: “Kendini varlığa iliştiriyor” diyorsun. Tam olarak anlamamakla beraber ne kastettiğini bir nebze tahmin edip bu ifadeyi biraz değiştirmek daha cazip geliyor bana. Kendini varlığa ve kendi varlığına iliştirmek. Hatta romandaki şu ifadeyle yakın ya da kardeş olduğunu düşünüyorum senin tespitinin: “Cisminin farkına varmak, bir cismi olduğunun, yer kapladığının.” (s. 31) Arzu’nun içinde yetiştiği kültürden, sistemden, ideolojiden büsbütün yalıtık olduğunu ileri süremeyiz bence. Bununla birlikte hem tipik hem de özgün bir bileşim, bir kıvam söz konusu olabilir. Adlandırmalardan sakınıyor, kaçıyor. Sabitlenmek istemiyor, bu yanıyla onu bir şeyin temsilcisi saymak zor, ama sabitlenmek istememe arzusunun da ayrı bir küme olmadığını, çağımız insanı için çok ayrıksı bir tutum olduğunu da söyleyemeyiz sanırım.

Konu zamandan açılınca kapanmaz, bilirsin. “Çocukluğundan beri ne yapsa, ne etse bir şeyler hep eksik, hep az, hep zaman lazım, vaat ettiklerini gıdımla veren zaman” diyor karakterin. (s. 30) Nedir bu zamanla kavgan, kavgamız? Neden? Bu kavganın edebiyata katkısını/etkisini konuşalım mı biraz?

Az önce konuştuk, zamanı suçlamayı seviyoruz ama gene de zamandan medet umuyoruz. Hem bir şamar oğlanı hem de her şeye muktedir bir şaman muamelesi yapıyoruz ona. Tam olarak ne olduğunu bildiğimiz bile kuşkulu üstelik. Edebiyatın temel derdi belki de bu: Zamanı kavramak. Bilimciler bunu öğrenmenin arayışında, ama edebiyatçılar da edebiyata özgü yöntemle, hikâyeler anlatarak, kelimeleri işe koşarak benzer bir çaba içindeler. Beri yandan, zamanı ölümün kaçınılmazlığından ayrı düşünemeyiz sanırım. Bizi yok olmaya taşıyan bir tren sanki; kâh hızlanan kâh tıksırarak ilerleyen, ama sabit menzilinden gıdım ayrılmayan. Edebiyat bize ömrümüzün tek bir zamanla geçmek zorunda olmadığını hatırlatıyor, başka zamanlar sunuyor. Okuduğum her roman, her öykü, her şiirle kendi zamanımın dışında başka bir zamanın akışında da duyuyorum kendimi. Galiba yazarken de...

“Var mı ki kendisi şeylerin?” (s. 11) soruna bir karşı-soru sorayım o zaman. Şeyler anlamlandırıldıkça mı varlığa dönüşürler? Ayrıca bildiğin üzere, zamansallığın da varlığın ya da şeylerin anlamına ve mevcudiyetine etkisi büyük. Turuncunun Kıvamı’nda zamansallığın anlatıya, karaktere, şeylere, renklere sirayetini, etkisini de konuşalım mı?

Sanırım şeylerin bizim için varlığa dönüşmeleri, daha doğrusu onları dünyamıza almamız anlamlandırmamızla birlikte gerçekleşiyor. Bu andan önce varlar mı, yoklar mı; bunun cevabını bilebilir miyiz? İlk cümledeki önermeye mutlak bir anlam verirsek, bilemeyiz. Bununla beraber şeylerin bize kendilerini bize hiç sormadan, bizden anlamlandırmamızı beklemeden de duyurduklarını unutmayalım. Duyumsadığımızda, en azından ilk anlarında anlam yoktur, ama o şey vardır. Bunu da konuştuk önceki sorulardan birinde. Beri yandan şu soruyu da ihmal etmeyelim: Biz anlamlandırdığımızı zannettiğimiz sırada şeyleri varlığa dönüştürmüyor, aksine çoklu anlamlarını teke indirgiyor olmuyor muyuz? Edebiyatın bize katkısı bu olmasın. Bizi yeniden çokluğa çekiyor, bizim verdiğimiz anlamdan başka bir anlamı olabileceğini gösteriyor; bir kelimenin, bir şeyin, ya da bir hissin.


Fotoğraf: Ömer Ateş Kızıltuğ
Fotoğraf: Ömer Ateş Kızıltuğ

Zaman hareketin ve değişimin farkına varmamızı sağlıyor; daha doğrusu zamanı, hareketi ve değişimi izleyebileceğimiz zemin olarak algılıyoruz. “Zaman hızlandı” dediğimizde kastettiğimiz, altmış saniyenin eskisinden daha uzun ya da kısa bir zaman dilimine karşılık geldiği değil; değişimin eskisinden hızlı yaşandığını, şeylerin ve bizim eskisinden daha hızlı hareket ettiğimizi söylemeye çalışıyoruz. Sorunun başına dönersem, Arzu’nun “Var mı ki kendisi şeylerin?” diye sorarken işaret ettiği bir şeylerin eskisinden farklı aktığı, sıvanarak aktığı mesela ve bu yeni akış sırasında şeylerin sabit bir varlığının kalmadığı. Bunun yeni bir şey, “zamane”ye özgü bir durum olduğunu düşünüyor.

“Hiçbir şey saklı kalmıyor artık, herkesin aklının dibi ortada. Sözler, gözler, örtüler fora” diyor karakter. Daha da diyor: “Güle oynaya sarılalım birbirimize, yanaklarımız birbirine değerken havayı öpelim, övelim saçlarımızı, sözlerimizi, kaçırdığımız gözlerimizi – hepsi acizlik.” (s. 10) İlişkilere ne oldu sahi? İnsana, değerler sistemine? Gelinen noktada sanat yapıtı ve edebi metinler estetik bir yanılsama içinde mi? Kültür endüstrisinin yarattığı aldatıcılık, belirsizlik içinde nasıl yapmalı? Sıkışmayı aşmak mümkün mü sence?

Arzu gibi bakmayı sürdürelim isterim öncelikle. Arzu suçu, kabahati dışarıda, endüstride, vs’de aramak yanlısı değil; kendisini de bir şeylere maruz kalan, edilgin bir varlık olarak görmek istemiyor. Buna tahammül edemiyor, yok olduğu sanısına kapılıyor böyle hissettiğinde. “Gerekirse kendi estetik yanılsamamı kendim yaparım, kendimi kendim yanıltırım” derdi muhtemelen sorunu duysaydı! Arzu arkadaşa katılıyorum!

“EDEBİYATIN TEMEL DERDİ BELKİ DE BU: ZAMANI KAVRAMAK. BİLİMCİLER BUNU ÖĞRENMENİN ARAYIŞINDA, EDEBİYATÇILAR DA HİKÂYELER ANLATARAK, KELİMELERİ İŞE KOŞARAK BENZER BİR ÇABA İÇİNDELER.”

Turuncunun Kıvamı’nda farklı bir anlatı dili, biçimi var. Birçok cümlede fiiller cümlenin anlam yükünü taşımak için yan yana ilerliyorlar sanki. “Bir saattir, yağmur hızlanalı sadece bir kadın hızla geçip gitti; üzerlerinden, aralarından, içlerinden az önce.” Gürül gürül gelen ama etrafında ne varsa sürükleyerek akan bir dil değil. Dar bir şişeden geniş bir yere dökülen bir anlatı. Hatırlamanın değil unutmanın izlerini, işaretlerini arayan bir dil sanki. Aramanın anlatısı diyebilir miyiz Turuncunun Kıvamı için?

Baştan cevabını bildiğim soruları anlatmıyorum yazarken. Cevapların yazarken, yazdıkça belirmesi bana cazip geliyor. Daha doğrusu beni yazmaya iten böyle şeyler. Dolayısıyla yazmak aramanın bir yöntemi benim için. Sadece kurmaca metinlerde değil, K24’teki gibi kitap yazılarının çoğunda da yazmaya oturduğumda aklımda olmayan yerlere geldiğimi fark ediyorum yazıyı tamamladığımda. Yazarak düşünüyorum, arıyorum diyeyim. Turuncunun Kıvamı için de geçerli böyle bir durum. Arzu’nun hikâyesinin nereye varacağını bilmiyordum ilk notlarımı alırken, ama arayan bir karakter olacağını ilk andan itibaren belirlemiştim diyebilirim. Arayışın farklı aşamaları var; bir şeyler buldukça coşku yükselir ya da insan aynı yerlerde dolanıp durduğunu fark ettiğinde kararır, tökezler, kendisini kıstırılmış hisseder. Bu yükselişlerin ve düşüşlerin, kendi kuyruğunu kovalamaların metnin akışıyla, ritmiyle de hissedilmesini sağlamaya çalıştım – benim arayışım da bu oldu.

Parantezlerle anlatıya müdahale ederek bütünselliği, akışı ve hatta alışılmış anlatı formlarını sekteye uğratıyorsun. Bu bir tercih sanırım. Söz alan bir kurmaca belleği var dersem ne düşünürsün?

Parantezlerin hepsi aynı işlevi üstlenmiş değiller ama şöyle bir genelleme mümkün. Parantez ya da uzun tire arası cümleleri daha çok zihnin olağan akışı sırasında beliren sıçramaların, çağrışımların, bir şeyleri söylerken onu tashih etmelerin, karşıtıyla çarpıştırmaların ifadesi olarak düşünüyorum. Akışta anlık bir sekişe, sıçrayışa mim koymak gibi. Gene akmayı sürdürecek ama orada bir taş var, onun da farkına vardık. Anlatıcının yanı sıra kahraman da olabiliyor bunun farkına varan. Romanın iki başkahramanı da edebiyatla yakından ilgililer. Karşılaşmaları tesadüf bile olsa, sonrasında aralarındaki temel bağ edebiyat. Haliyle onların zihinlerindeki kimi sekmeler, o anda belleklerinde beliren edebi metinler, dizeler de olabiliyor.

K24'te yayınlanmıştır.

 

Comments


  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter

Bütün hakları saklıdır

bottom of page