SÖYLEŞİ: Sadece Gerginiz - Cengiz Alkan

Thursday, December 6, 2012 3:53:00 PM

Behçet Çelik bütün iyi yazarlar gibi aynı zamanda iyi bir okur. “Yazarlar, Kitaplar, Okuma Notları” altbaşlığıyla çıkan Ateşe Atılmış Bir Çiçek adlı deneme kitabı vesilesiyle edebiyat ve kitaplar üzerine söyleştik.

Uzun yıllardır Ateşe Atılmış Çiçek’te bir araya getirdiğiniz türden yazılar yazıyorsunuz, ama bugüne kadar bu yazıları bir araya getirmediniz. Neden şimdi kitap olarak yayımladınız?
Zaman zaman aklıma geliyordu böyle bir kitap, ama dergilerde, kitaplarda yayımlanmış yazılarımı bir arada düşündüğümde bir şeyler eksik geliyordu. Son bir yıl içerisinde, bir sempozyum ve iki kitap için yazdığım üç yazıdan sonra bu eksiklik giderilmiş gibi göründü. Bunlar, Tomris Uyar, Sait Faik ve Sabahattin Ali hakkındaydı. Edebiyatımızda bir dönemi baştan sona kuşatan bir kitap olmasını arzulamıyordum, öyle de değil zaten; ama bu üç yazarla ilgili yazılar olmaksızın ciddi anlamda eksik olurdu. Bu üç yazı bu kitaba vesile oldu, diyebilirim.

Peki, bu haliyle kitabınızda eksikliğini hissettiğiniz yazarlar?
Refik Halid Karay’la ilgili bir yazı olsun isterdim. Refik Halid’le ilgili yayımlanmış yazılarım var, ama kitabı hazırlarken bu yazıları yeterli görmedim; çok genel yazılardı. Eserlerine daha yakından bakan bir yazı yazmış olmak isterdim. Bir de Nahit Sırrı Örik’in romanları üzerine bir yazı olabilirdi. Kitaptaki yazılardan birinde bir parça değiniyorum, ama onunla ilgili de daha ayrıntılı bir yazı olmasını isterdim bu kitapta. Yusuf Atılgan’ı da ekleyebilirim. Dediğim gibi, kuşatıcı, eksiksiz bir kitap hazırlamak değildi niyetim; ama bu yazarların kitaplarını yoğun okuduğum dönemlerde keşke bir vesile olsaymış da yazsaymışım.

Edebiyat eleştirisi çok uzun yıllar “metnin dışında” dolanıp durdu. O kadar yaygınlaşamasa da ‘metnin içinde’ kalmaya çalışan eleştiri ise edebi bir metinle bir ilaç prospektüsünü eşitleyen bir yöntem izledi. Siz farklı eleştirilerin “barış içinde bir arada yaşayabileceği”ni söylüyorsunuz. Nasıl?
Sözünü ettiğiniz deneme, “Günümüzde Öykü Eleştirisinin Ölçütleri” başlıklı bir toplantı için hazırladığım konuşmaya dayanıyor. “Eleştiri ölçütü” netameli bir konu; edebiyattan söz ettiğimizde ölçütlerden, hele ki kesinlikli, sınırı, kıvamı baştan belirlenmiş ölçütlerden söz etmek bana doğru görünmüyor. Günümüzde çok farklı noktalardan bakarak, bu bakış açılarından birlikte yararlanarak bir metni ele almanın mümkün olduğunu düşünüyorum. “Çoğul okuma” ya da “çoğul eleştiri” denebilir belki buna. Yazdığım yazılar eleştiri metinleri de değil zaten. Söz ettiğimiz yazıyı kitaba, buradaki yazıları nasıl bir bakış açısıyla yazdığımı, daha doğrusu, ele aldığım kitapları, yazarları nasıl okuduğumu, okumaya çalıştığımı ifade edebilmek için aldım.

Siz “kavgacı” bir yazar değilsiniz. Bu kitabınızla yaptığınız ve sunuşta da belirttiğiniz gibi asıl derdiniz edebiyatın olanaklarını genişletecek yazarlarla sesinizi yankılamak.  Kendini parlatma gayesi gütmeyen, kişisel husumetlerden kaynaklanmayan, derdi edebiyat olan kavgaların zihin açıcı ve ilerletici olduğuna dair bir inancınız yok mu?
Edebiyat dünyamızda söz ettiğiniz mânâda tartışma yazılarına pek rastlamıyoruz. Rastladıklarımızda da vurguladığınız gibi “kendini parlatma” gayesi sanki daha önde oluyor; zihin açmaktan ziyade karşısındakinin bir açığını bulup dövme eğilimi daha çok. Edebiyata benim baktığım yerden bakmayan, eserleri hakkında eleştirilerim olan yazarları okumayı ve onlar hakkında da bir şeyler yazmayı seviyorum; yazdıklarını eleştirmek, ben böyle düşünmüyorum demek yerine, öncelikle onların edebiyattan ne anladıklarını, neyin peşinden gittiklerini, dertlerinin ne olduğunu görüp anlama çabası daha önemli benim için. Böyle bir çabanın bana katkısı olacağını düşünüyorum. Hiç beğenmediğim kitaplar hakkında da, Kâtip Bartleby gibi söylersem, yazmamayı tercih ediyorum. Kaldı ki eleştirmen ya da edebiyat kuramcısı da değilim; böyle bir eleştiriye kalkışmak için daha başka ve yetkin bir donanım gerekiyor.

Kitaptaki en uzun deneme Sait Faik üzerine. Siz de onun adını taşıyan ödüle layık görülmüş yazarlardansınız. Sait Faik’in öykücülüğünün büyüklüğü, insanlığı temsil etme iddiası taşımayan, insanı anlatmayı aşan, yaşamın farklı veçhelerindeki fark edilemeyeni üreten, bu yanıyla da geleceğe yazılmış olmasından kaynaklanıyor. Edebiyatımız geleceğe yazılmış yapıtlar üretiyor mu?
Bugün yazılan edebiyat eserlerinden mutlaka bir bölümü gelecekte de okunacak. Bazen iç içe geçmiş iki ayrı zamanı birlikte yaşıyormuşuz gibi geliyor bana. Zamanın iki kolu bizi iki uçtan çekiştirdiği için bu denli gergin ve sıkıntılıyız; kâh umutlanıp kâh umutsuzluğa kapılmamız biraz da bundan. Aslında ne umutlu ne de büsbütün umutsuzuz, sadece gerginiz. Bizim bu halimizi, daha doğrusu bu hal içerisindeki gerilimlerimizi anlatan edebiyat eserlerinin sadece bugünün insanlarını değil, genel bir insanlık durumunu ifade ettiğini düşünüyorum. Böylesi bir gerilime odaklanan edebiyat eserlerinin kendine has özel bir gerilimi var bence. Kesinlik yerine belirsizlikten güç alan, adımlarını her şeyi biliyor olmanın güveni yerine, yanılmayı göze alan bir cesaretle atan eserlerin sadece insanı anlatmadığını, insan olmanın nasıl bir şey olduğunu ya da olamadığını gösterdikleri için daha kalıcı olması mümkün.

Bazı kitaplar bizi çok etkiler. Hayatımızın farklı dönemlerinde böyle “kitaplarımız” vardır. İlle de edebi olarak çok güçlü olmaları da gerekmez. Sizinkiler hangileridir?
Bu sorunun cevabını çoğu kez yıllar sonra anlıyoruz. On sekiz yaşında üniversite için İstanbul’a geldiğimde ilk okuduğum kitaplardan biri Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ıydı. Altını çizerek okumuştum. Yaklaşık on beş yıl sonra Atılgan’ın kitapları yeniden yayımlandığında Virgül’e bir yazı yazmak için yeniden okurken çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Kendi düşüncelerim, hissiyatım sandığım bir dolu şeye rastladım altını çizdiğim ve çizmediğim satırlarda. Hiç ummadığım kadar etkilenmiş olduğumu fark ettim. İlkgençlik yıllarında birkaç yazarın tutkunu olmuş, elime geçen bütün kitaplarını okumuştum. Saroyan, Sait Faik, Orhan Kemal, Oktay Akbal… Saroyan’ın genç kahramanı Aram da, Baba Evi’nin kahramanları da yaşıtımdı. O zamanlar benim için roman kahramanları ile yaş yakınlığı önemliymiş demek ki. Sait Faik’i çok sevmemin nedenini yıllar sonra fark ettim; bir şeyler yazma isteği duyardım onun hikâyelerini her okuduğumda. Kitapta yer alan “Sait Faik’in Yazısı ve Hayatı” başlıklı denemede de bu duygunun peşinden gittim sayılır. Yazmak bir insan için ne anlam ifade eder? Neden yazar? Yazmasa deli olur mu? O yaşlarda Sait Faik’in bir şeyler yazarak tek başınalığına katlanan hikâye kahramanlarında da kendimden bir şeyler bulmuş olmalıyım ki onun kitaplarını okumak, yazma isteğimi kışkırtmış. Yirmi beş yaşlarındayken sorduğunuz anlamda yoğun etkilendiğim yazarlar da Raymond Carver ve Vüs’at O. Bener oldu sanırım. O yaşlarda, ilk iki kitabımın ardından uzunca bir süre öykü yazmamıştım. Sonrasında yeniden öykü yazmaya başladığımda öncekilerden biraz olsun farklı bir şeyler yazıyordum; bu iki yazarın etkisi çoktur bu değişimde. Bunların dışında Oğuz Atay’ı da anabilirim. On sekiz yirmi yaşlarında onun kitaplarını okumamış olsaydım, hayata bambaşka açılardan bakan biri olurdum, diye düşünürüm.

Radikal Kitap, 30 Kasım 2012

Comments

 
9 + 2 =  Solve This To Prove You are a Real Person, not a SPAM script.