SÖYLEŞİ: Kabuk Bağlamamış Yaraya Ne Değse Acıtır - Sibel Oral

Sunday, May 3, 2015 2:18:00 PM

“Kitaba adını veren öykü…” diye bir soruya başlayabilirdim belki ama kitapta Kaldığımız Yer adından bir öykü yok. Diken Ucu'nda vardı bu öykü… Kaldığımız Yer'in bu kitaba dair anlamından bahsedelim önce biraz, Kaldığımız Yer adı ile neyi işaret etmek istedin?

Haklısın, bu isimde bir öykü vardı Diken Ucu’nda, ama orada bu başlığın ima ettiğiyle kitaptaki biraz farklı. Öyküde “kaldığımız yerden devam etmek” anlamında kullanmıştım, kitaptaysa geçtiğimizi sanıp aslında kalmış olduğumuz yerleri ifade etmek için seçtim bu başlığı. Kitaptaki çoğu öykü böylesine kaldığımız, ötesine geçemediğimiz bir yeri, bir eşiği işaret ediyor. Kaldığımız yer, kimi zaman yüzleşmediğimiz bir katliam, bir soykırım ya da sokakta görmemek için başımızı çevirdiğimiz bir mülteci, kimi zaman da kişisel hayatımızda çözemediğimiz için her yeni denememizde tökezlememize neden olan bir düğüm ya da ağzımızdan çıkıverip geri alma şansımızın olmadığı bir söz olabilir. İnsanın kendisini haklı çıkarmak ya da mazur göstermek için cin gibi çalışan bir zihni var, belki de ayakta kalabilmek, hayatımızı sürdürebilmek için farkında olmadan geliştirdiğimiz bir yeti bu; ama zihnimiz o anda nasıl çalıştığını, nasıl mazeret ürettiğini de pekâlâ görüyor, biliyor. Başkalarını kandırsak, ikna etsek (ya da öyle olduğuna inansak) bile kendimizi ikna etmemiz kolay değil. Kimse bilmese de bir muhasebe sürüyor bazen, ne yollar yürüsek, ne adımlar atsak da, o kritik andaki muhasebe, o düğüm aklımıza düştüğünde bir adım bile atmamış gibi hissedebiliyoruz. Kalmışız orada, o zamanda.

Peki, seni oraya götüren neydi?

Hatırlamak sanırım, bizi kaldığımız yere gerisingeri götüren bu, ya da unutmamak, unutamamak. Vicdanın tam anlamıyla rahatlamamış olması, bunu temin edebilecek şeyleri yapmamış olmamız, yüzleşmemiş olmamız mesela; geçtim başkalarıyla kendimizle bile. Yaptıklarımızı, seçimlerimizi haklı çıkarma, mazeret bulma çabamızı sürdürmemiz meseleyi daha da katmerlendiriyor, bunu yapmayı sürdürdükçe olağan şartlarda unutacağımız şeyler bile hafızamıza kazınıyor. Neyse ki kendimizi kandıramıyoruz, neyse ki vicdan diye bir şey var… Belki bir nedeni daha var bunun. Hayatın cilvesi olduğunu sanmıyorum, bir zorunluluk belki de; hayat da karşımıza benzer başka durumlar çıkarıp duruyor. Kabuk bağlamamış yaraya ne değse acıtır, belki de böyle oluyor. Bizi kaldığımız yere götürüp duruyor her dokunuş.

İlk öyküde, hikâyeye uygun bir şekilde en çok lanet sözcüğü var diye düşündüm, hikâyesinden mi, aileden mi, yüz yıllık acısından mı ne… Neydi seni bu öykünün peşinden götüren?

Bu öyküye verdiğim ilk isim “Lanet”ti. Önceki soruyu yanıtlarken hayatın karşımıza benzer durumlar çıkarmasından söz ettim, bazen bunun bir lanet olduğunu söyleyerek meseleyi mistifiye etmeye çalışırız, sanki doğaüstü bir güç her şeyin sorumlusuymuş gibi düşünüp rahatlamaya çalışırız. (Toplumsal-siyasal tarihimizdeki kapanmamış yaralarla ilgili sürekli olarak dış güçleri, başkalarını suçlayan söylemde de benzer bir mistifikasyon yok mudur?) Oysa bu benzer şey neden gelip bizi yeniden buluyor sorusunun maddi, nesnel yanıtları vardır çok zaman. Söz konusu olan doğaüstü nedenler değildir. Bu öyküyü yazma fikri aklıma geçtiğimiz yaz Şengal’de Ezidilerin katledildiği haberlerini duymaya, okumaya başladığımız sıralarda geldi. Tarih tekerrür ediyor gibiydi, neredeyse yüz yıl sonra aynı coğrafyadaki hâkimiyet mücadelesi sırasında genç yaşlı, çoluk çocuk, erkek kadın demeden, sadece ırklarından, inançlarından ötürü azınlıktaki toplulukların canına kıyılıyordu. Yüz yıl önce yaşananlar konusunda adalet temin edilememiş, yapanlar yaptıklarıyla kalmış, hatta bununla güçlenmiş, varsıllaşmış olduğu için, benzer insanlık suçlarını işlemekte beis görmüyordu katiller. Daha öncekinde nasıl birileri hiçbir suçları yokmuş gibi davranabilmek için kabahati, kusuru dışarıda aramış, olan biteni sinik bir tavırla seyretmişse, birileri gene bunu yapıyor diye düşündüm. Böyle bir sinizmle önceki soruyu yanıtlarken sözünü ettiğim mistifiye etme süreci birbirini koşulluyor. Üzerine hiçbir suç kırıntısı düşmemiş gibi kendini pirüpak görmek, ama aynı zamanda olan bitenler karşısında kimsenin yapacak bir şeyi olmadığını düşünüp müdahale edenleri küçük görmek ortak ve yaygın bir tutum. Meseleye böylesi bir ruh hali üzerinden bakmaya çalıştım bu öyküde.

Son yıllarda dillerimize pelesenk olan sözcükler var; adalet, yüzleşme, bellek, vicdan ve niceleri. Kaldığımız Yer kitabını düşündüğümde belki örtük bir dille dahi olsa öncü duyarlıklar izinde bu sözcüklerden beslendiğini düşündüm.  Sen ne dersin?

Katılıyorum bu tespitine. Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki hemen her şey gelip bu kavramlara dayanıyor. Zamanında yüzleşmediğimiz, vicdanları rahatsız eden, unutturulmak istenmiş ama unutulmamış olayların üstünün artık örtülemeyeceği bir noktaya geldik. Eski Türkiye-Yeni Türkiye söylemi çok yaygın bu sıralar; şunu aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor, eski Türkiye’nin yaraları iyileşmeden yeni bir Türkiye’den söz etmek ham bir hayal olur ancak. Yaraların iyileşmesinin, bir eşiği aşmanın koşulu da sorunda söz ettiğin kavramlarla yakından ilgili.

Peki biraz daha toplumsal ya da topluma, tarihe mâl olmuş acıların ve sorunların özellikle bu kitaptaki öykülerde biraz daha öne çıktığını söylesem naçizane…

Toplumsal meselelerle bireysel meselelerin kesiştiği, üst üste geldiği, birinin öbürünün bir yanını gösterdiği, ima ettiği öyküler yazmayı seviyorum. Bireysel sıkıntılarımızın toplumsallıkla da ilintili olduğunu düşünürüm. Bireysel sanılan bunalımlar da çok zaman kişinin topluma uyum sağlayamamasından kaynaklanır ve bu toplumsal bir meseledir. Türkçe öykü geleneğinde de toplumsallıkla bireysellik arasındaki kesişime sıklıkla rastlarız. Sait Faik’in “Bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada bir insanı sevmekle bitiyor her şey,” sözünün ilk cümlesi ezberlerdedir, oysa devamı daha önemli. Orada da öykü kişisinin bireysel sıkıntısı, yalnızlık sorunu toplumsallıkla ilişkisi içerisinde ifade edilir. Bununla birlikte, haklısın, bu kitapta belki tarihe mal olmuş acı ve sorunlar önceki kitaplardan farklı olarak öne çıkıyor. Kitaptaki üç öyküyü derleme kitaplar için yazmıştım. Murathan Mungan’ın derlediği Bir Dersim Hikâyesi ile Merhaba Asker’de ve Neslihan Önderoğlu’nun kayıplarla ilgili öyküleri bir araya getirdiği Burada Öyle Biri Yok’ta yayınlandılar. Sadece bunlar değil ama, söyleşimizin başında konuştuğumuz öykü ve bir-iki öykü daha toplumsal-siyasal meselelere ucundan değen öyküler.

"Alavüsata" ise beni epey bir düşündüren, dönüp dönüp yeniden okuduğum, bitmesin istediğim metinlerden biriydi…  Ve Bay Muannit Sahtegi’ye de bir selam yolluyor anlatıcı. Okurken Bener’in metnindeki “seni konuşmak değil, yazmak kurtarır” cümlesi geldi aklıma mektubu okuyunca. Sendeki hikâyesi nedir bu öykünün, mektubun?

Bu öykünün biraz değişik bir versiyonunu bir derleme kitap için yazmıştım, ama o proje hayata geçirilemedi. Devletin gadrine uğramış ve artık yaşamayan edebiyatçıların ağzından yazılmış mektuplardan oluşacaktı o kitap. Ben de Vüs’at O. Bener’in diline öykünen, onun mukallidi bir dille böyle bir mektup yazmıştım. Kitabı hazırlarken bu metnin de aslında bir öykü olduğunu düşünerek kitaba aldım.

“Anlatılmak istenenin yazarınca başka türlü anlatılamamasına ne dersiniz? demiştim, neden karanlık öyküler yazdığım sorulduğunda. Karanlık denilen, yazarı için aydınlıksa hiç mesele yoktur, diye eklemiştim peşinden."  Bu cümle beni çok düşündürdü. Anlatılmak istenenin yazarınca başka türlü anlatılamaması meselesi…  Bir yazar ve anlatıcı olarak hadi sen anlat bize…

Bu cümleler Vüs’at Bey’in cümleleri. Ona bir söyleşide neden karanlık öyküler yazdığı sorulduğunda söylüyor bunları. Tam olarak Vüs’at Bey ne düşünerek bu yanıtı vermiş, bilmemiz mümkün değil. Benim anladığım şu, yazar, anlattığı olay kendisiyle hiç ilgili olmasa bile kendinden bir şeyler katar, kendi tonundan, renginden, renksizliğinden, sesinden, bakışından, sezişinden bir şeyler. Yazarın sınırsızca anlatma özgürlüğü vardır, dilediği gibi anlatır, deriz, ama alttan alta onu sınırlayan bir şey varsa, o da kendisidir. Bir başka yazarı taklit ederken bile kendisini büsbütün çıkaramaz aradan. Biraz farklı bir bağlama çekeceğim ama bu cümlede şöyle bir şey de var sanırım. Çok zaman bir edebiyat eserini değerlendirirken kafamızdaki ölçütlerden, beklentilerimizden, kendi algı dünyamızdan bakarak bir şeyler söyleriz, o eseri okumadan önce elimizde olanlarla onu bir tartıya koyarız. Oysa o eserin ne dediğine kulak kabartmak, neden başka türlü yazılmamış olduğunu araştırmak gerekir önce. O eser başka türlü yazılamayıp böyle yazıldığına göre bu haliyle ne anlama gelmektedir? Bir edebiyat eserinin biricikliğini araştırmaya buradan başlamak gerekir.

Tabii bireye özellikle odaklanıldığını düşündüğüm öyküler de var.  Bireyin salt kendi bilinçaltı ve hikâyesiyle aktardığın öykülerde kahramanlarını yaratırken, onlarla öykünün satılarında yürürken ister istemez toplum içindeki tanıklıklarından besleniyorsundur yani aslında tamamen bireye odaklı değil. Etki-tepki, toplumsal travmaların bireylerde yarattığı alttan alta da olsa etkiler var değil mi?

Elbette var. Üstelik bizden önceki kuşağın toplumsal sıkıntıları bile bize miras kalabiliyor. Toplumsal varlıklarız, birbirimizle etkileşim içerisindeyiz sürekli olarak, mesela aile içerisinde soluduğumuz hava bizi biz yapan hikâyemizin önemli bir parçası. Bazen o travma bizim başımıza gelmemiştir, bir başkasının acısıdır, elimizi uzatamamış, kendimizi korumak adına çekinik durmuşuzdur. Bazen de başkalarının acısında payımız vardır, doğrudan ya da dolaylıdır, ama vardır. Acıya sebep olmamışsak bile, bizim hayatımızdaki nimetler başkalarının acıları pahasınadır. Toplumsal travmaları edebiyatta daha çok bu gibi haller içerisinde, bireylerde yarattığı olumsuz etkiler üzerinden anlatmayı yeğliyorum.

Son yıllarda Türkiye'nin nabzı toplumsal olarak çok yüksek sanıyorum. Gazetelere haber olan ve olamayan her vakada gerek toplumsal gerek bireysel travmalar yaşıyoruz. Ben son zamanlarda okuduğum kitaplara baktığım zaman tüm bu olanların etkilerini öyküde -belki iddiasız ama çok güçlü romanlarda- görüyorum.  Öyküler daha çok dert ediniyor, dertlerin peşine gidiyor gibi bana…

Öteden beri edebiyat-toplum ya da edebiyat-siyaset ilişkisi roman üzerinden tartışılmıştır. Edebiyat sosyolojisi dense de bu başlık altında daha çok roman sosyolojisi ele alınmış, incelenmiştir. Öykünün etinin budunun böyle “büyük” meselelere yetmeyeceği sanılır. Oysa modern Türkçe öykü üzerinden de pekâlâ memleketin toplumsal-siyasal gelişimi takip edilebilir. Memduh Şevket’in, Sabahattin Ali’nin, Orhan Kemal’in olduğu kadar Leyla Erbil’in, Hulki Aktunç’un, Necati Tosuner’in öyküleri de Türkiye’nin toplumsal dertlerinin bir fotoğrafını verir. Günümüzde roman mı, öykü mü, hangisi bu gibi dertlerin daha çok peşinde sorusuna biri ya da öbürü diye yanıt vermek bana doğru görünmüyor. Her iki türde de bunu yapan ve yapmayan yazarlar var. Öykünün bu konuda daha çok görünüyor olması, belki de tematik öykü seçkilerinin, derlemelerinin artmış olması ve bu kitaplarda toplumsal meselelerin önde olması.

Artık her yerde siyaset var. Maçta, konserde, cenazede, sosyal medyada, parklarda… Her yer, her şey politize. Tüm bu karmaşa içinde edebiyat ve siyaset ilişkisinin varlığından söz edebiliriz sanırım. Bu bağlamda sen ne düşünüyorsun?

Edebiyat her şeyi konu alabilir, elbette siyasi meseleleri de. Mesele bunun nasıl yapıldığında ya da hangi amaç güdüldüğünde. Edebiyat, doğru siyasetin hangisi olduğunu anlatmak için yapıldığında araçsallaştırılmış olur ve edebiyat olmaktan hızla uzaklaşır. Beri yandan, siyaseti sadece ülkedeki siyasi partilerin arasındaki çekişme ve iktidar mücadelesine indirgediğimizde de edebiyattan uzaklaşırız. Günümüzde her yerde rastladığımız politik söylem biraz bu çerçevede kalıyor. Oysa hayatlarımızı güdük kılan, ilişkilerimizi soluklaştıran, sevincimizi azaltıp derdimizi çoğaltanlar esas olarak güncel siyasetin ötesinde. İnsani olan her şeyin metaya indirgenmesi, güç ilişkilerinin her yerde, en kişisel ilişkilerde bile kendini yeniden üretmesi, çoğaltması vs. Bu güç ilişkilerinin kurulduğu ve yeniden üretildiği noktaları sorgulamayan siyaset profesyonel siyasetçilerin kariyer mücadelesinden öteye gidemez. Edebiyatınsa, insanı merkez alması, insanı araştırması nedeniyle meseleleri daha kökten biçimde görme, tartma ve aktarma imkânı var.

"Her acı acıttığı yere kayıtlıdır, orayı deşer, kanatır ama başkalarının acılarına kayıtsız kalmamızı gerektirmez bu…" cümlesini okuduğumda da edebiyata düşeni düşündüm. Bu söyleşide son sözlerin de bu cümleyle ilgili olsun…

Edebiyat, bize başka hiçbir biçimde edinemeyeceğimiz bir bilgi verir. Başkalarını içeriden görme, kendimizi onun yerine koyabilme yeteneğimizi güçlendirir. Bu bir başkası acı çekiyorsa buna kayıtsız kalamayız zaten.

(Cumhuriyet Kitap Eki'nin 30 Nisan 2015 tarihli 1315. sayısında yayınlanmıştır.)

Comments

 
6 + 9 =  Solve This To Prove You are a Real Person, not a SPAM script.