Öyküde görünenin tersine bakmak - Semih Gümüş

Sunday, May 3, 2015 2:32:00 PM

Öyküyle başlayan yazarlık yıllarının yazılanı daha çabuk olgunlaştırdığını düşünüyorum. Öylesine sıkıdüzenli bir anlatı yapısına sahip ki öykü, onu yazanların göstermek zorunda oldukları özen, okurlarınca da sanki büyüteçle izleniyor. Kısa sürede okunup tamamlanırken sözcüklerin ve cümlelerin yapımbiçimleri, hikâyenin durduğu yer hemen o anda saptanabiliyor. Gerekirse art arda, yeniden ve yeniden okunup yorumlanabilir öykü. Öykünün, okuru etkin bir katılıma çağıran bu özelliği, yazarını tedirgin eder. Hep yüksek düzeyde durmak ve yazmak bu tedirginliği çoğaltır. Öykü gibi her zaman süzülerek ortaya çıkan bir anlatı var, onu tepeye koyduktan sonra aşağı düşme kaygısını yazarı nasıl yaşıyorsa meraklı okurları da aynı kaygıyı yazarın yanı başında hisseder.

Yazdıklarını zaman içinde daha yukarı çıkarmasını beklediğimiz yazarlarımız vardır. Behçet Çelik’in iyi yazıp yazmaması da beni her zaman ilgilendiriyor. Kaldığımız Yer’deki öykülerini okumaya böyle bir tedirginlikle başlıyorsam, Behçet Çelik’in çıktığı yerden aşağı inmesini kabul edemeyen bir okuru olduğumdandır.

Kaldığımız Yer iki düzeyde birden okunabilir. Okumanın öteki düzeyleri zaman zaman bir yana bırakılsa bile, bu iki düzeye, yani anlatım biçimi ve diliyle hikâyesinin ne anlattığına ve nasıl kurgulandığına bakmak, bir okuma refleksine dönüşmeli. Yoksa okunanlar buharlaşıp gider.

Anlatılanın özgünlüğü
Biçime ilişkin öğelerin dışında, öyküde anlatılanın da özgün olup olmayacağını yeniden sorgulayabiliriz. Anlatılan, insanların yaşantılarından alınmış küçük kesitlerse, onlar sıradan hayatlar içinde hep birbirine benzer durur. Bu arada yazılanlara bakınca, bizi etkileyen, dolayısıyla bıraktığı acı, buruk ya da güzel tatları silinmeyecekmiş gibi hatırladığımız öyküler ya da romanlar bulmakta çektiğimiz güçlük, sanırım iyi okurların çoğunluğunun da düşündüğü bir sorundur.

Demek kendi halinde duran hayatın içindeki sıra dışı ayrıntıları, kesitleri yakalayabilmek, yaratıcı yazının varlık nedenidir. Behçet Çelik de sanırım yazılmaya değer hayatları görmek için dürbünün tersiyle bakmak gerektiğini biliyor. Onun öykülerinde önemli bir özellik var. Hem alışılmamış kişiliklerin yaşadığı, sıradan hayatların bizim hemen aklımıza gelmeyecek yanları anlatılıyor hem de onları yaşadığımız büyük hayatın toplumsal, siyasal gerçekliğiyle birleştiriyor.

“Fark Var mı Ötesiyle Berisi Arasında?”da bir ailenin dünden bugüne sıradan hikâyesi hayatın dikenli uçlarına uzanır. Sedat varlıklı aile çevresine dayanarak bir iş tutamadığı için hayata karşı kayıtsızlaşmışken okul ve eski dernek arkadaşı Emin hep işe yarar bir şeyler yapmak istemiştir. İki arkadaşın sohbetinde söz hemen bugünlerde yaşananlara da gelir. Emin, “Hep erkek çocukları hedef almış soysuzlar, hamile kadınları bebekleriyle birlikte kesmişler, genç kızları kaçırmışlar,” diye anlatır tanıklıklarını. “Dünya bunca acıyı kaldırmaz dostum,” der sonra.

Somut gerçeklere, onları öykülerin merkezine almadan değinir Behçet Çelik. İnsanlar yaşayıp giderken nelerden etkileniyor ve nelere değiyorsa onlar her zaman konu edilebilir, diye düşünüyor. Somut olanı olağanlaştırarak anlatır. Bu yazarlık tutumu anlatılanı daha sahici kılmanın, öykülerin yazınsal gerçekliğini sağlama almanın nitelikli yoludur.

Hayatın çatışma alanlarına çıkanlar değil de, sıradan yaşantılarda, aile içlerinde yaşananlar ve o hayatları yaşayan kişiler hayatın dikenli uçlarını ne kadar tutabilirse o kadar tutarak Behçet Çelik’in öykülerine girer. Sanırım iyi edebiyatı da anlatıyoruz böylece. Yüksek sesle konuşanlar rahatsız edicidir, anlattıklarını yüksek sesle bildiren öyküler de öyle. Behçet Çelik bu ikisi arasındaki ayrımı örnek bir sağduyuyla içselleştirmiş yazarlardan. Onun telaşsız, acelesiz öyküleme tutumu, bugün aradığımız nitelikli edebiyatın aynası gibi duruyor.

Bu arada şaşırtıcı kurgular da deneyerek. “Hiçbir Şey Olmamış Gibi”de Emre, kendisine göre daha özgür bir anlayışla çalışıp yaşayan karısı Ayşe ile arasındaki çelişkinin düşünü yaşar, Geleneksel şaşırtıcı sonlardan bambaşka bir sonla biten öyküde aslında yaşanmayanı yaşamanın tedirginliğinin Emre üstündeki etkisi etkileyici biçimde anlatılır.

Ülkenin güneyinde, en çok çocukları ve kadınları etkileyen katliamların da (“Fark Var mı Ötesiyle Berisi Arasında?”), Suriyeli çocukların sokaklardaki sersefil hallerinin de (“Çatısız Binaya Damdan Girdik”), Kürt gencin askerden kaçışını da (“Estağfurullah Asker!”) anlatır Kaldığımız Yer’deki öyküler ama tümüne de hayatın bu denli sert gerçekleri üstünde özellikle durulmuyormuş gibi değinilerek.  Ya da iyi bir edebiyat okuru, Dersim’in insan acısının, “Dersim” sözcüğü kullanılmadan da çarpıcı biçimde anlatılmasından başka ne bekler (“Lori... Lori...”).

Kendi yolunu çizdi
Behçet Çelik’in kendisinin de yeri geldiğinde adlarını andığı yazarlarından, dolayısıyla kaynaklarından ayrılmaya başladığını da görüyorum. Amerikan öykücülüğünün hayata dönük yüzüyle bakışımlı, onlar gibi anlatarak yazmaya başladı belki ama artık kendine özgü bir öykü dünyası olduğunu pekâlâ söyleyebiliriz.

Hikâyesini daha ayrıntılı anlatırken kişilerin iç dünyalarından çok ilişkileri ve içinde bulundukları durumları derinleştirerek öykülüyor Behçet Çelik. Dolayısıyla kişilerin iç dünyalarında oluşan ruh durumları yerine, hikâyeyi öne çıkaran bir öykü anlayışı olduğunu belirtebiliriz. Kişilerin ruh durumları, onların içinde bulundukları ilişkilerden, bu arada karşılıklı konuşmalarından çıkıyor.

“Lori... Lori...”, hikâyenin gelişiminin vaat etmediği sarsıcı bir bitişle tamamlanıyor. Öykünün anlatıcısı, dedenin ölüm evinde dedesiyle bir parkta tanışıp yakınlık kuran Ayten Hanım ile konuşmaya başlar. Dede, bir parkta torununa ninni söyleyen Ayten Hanım’a kulak misafiri olmuş, sonra da bankta yanına oturmuştur. Türkçe değildir Ayten Hanım’ın söylediği ninni –ama öyküde hangi dilde olduğu belirtilmez. Ayten Hanım’ın oralarda askerliğini yapmıştır dede – ama oraların nereler olduğu da belirtilmez. Parkta, “Hangi yılmış?” diye sorar Ayten Hanım ama dede yanıt verememiş, sarsılarak ağlamaya başlamıştır. Sonra mırıldanarak konuşmaya başlar dede: Komutan, “Kurşun pahalı,” demiştir onlara, “bunun üzerine dipçiklerle vurmuşlar çoluk çocuğa... Sonra da... tüfekler de zarar görmesin demişler, bu sefer de meşe kütükleriyle...”

Behçet Çelik’in gitgide zenginleşen bir dili var. Meraklısı sözcük sayısına bakabilir. Sanırım sözcük sayısını da çoğaltan dili ve anlatım biçimi Behçet Çelik’i önceki kitaplarına göre artık daha iyi anlatıyor. Yer yer anlatıcının olup bitenlerle ilgili sınırı geçtiği de söylenebilir ya da kişileri anlatırken onların zihnine girmeye çalışmadan iç dünyalarını anlatmaya başladığı. Dolayısıyla anlatıcı sorununu yeniden düşünmek gerekir. Anlatıcının “Fark Var mı Ötesiyle Birisi Arasında?”nın kişileri Emin ile Sedat’ın kişilikleriyle ilgili dışarıdan bilgi verdiği yerler buna örnek gösterilebilir. Bu arada, belki bazı öykülere bu kitapta yer verilmeyebileceği de düşünülebilir. Bazen yazarı içinde yaşadığı öyküler hakkında en doğru kararları veremeyebilir. Sözgelimi, “Alavüsata” ya da “Sen Buraya Layık Değilsin!” bu Kaldığımız Yer’in bütünlüğünden ayrı tutulabilirdi.

Kaldığımız Yer, yaşadığımız hayatın acılarını, sesini, soluğunu, ayrıntılarını anlatan öyküleriyle özenle okunması gereken bir kitap.

(Radikal Kitap'ın 24 Nisan 2015 tarihli sayısında yayınlanmıştır.)

Comments

 
7 + 9 =  Solve This To Prove You are a Real Person, not a SPAM script.